6 Aralık 2009 Pazar

Bizim Cemal

Büyüdüğüm evin bulunduğu apartmana komşu olan bir apartmanın, dairelerinden birinde Cemal derler, bir çocuk otururdu. Börtü böceği eliyle yakalar hepimizi korkuturdu. Abidik gubidik eşyaları birbirine bağlar, yine abidik gubidik icatlar yapardı. Birazcık mucit yapılıydı anlayacağınız. Derken büyüklerimizin büyümesiyle kirlenen ve üstüne bir de bizi büyütünce iyice çığrından çıkan dünya hepimize farklı yollar sundu. Herkes sahibi olduğu yoldan ilerledi. Yollar bazı bazı kesişti tabi ama çok da birleşmedi. Aylar yıllar geçti ama küçükken oynadığımız oyunların tadı hep damağımızda kaldı. Yeri geldi o günleri anıp hüzünlendik bile. Ama önümüze çıkan yol ayrımlarında hep farklı taraflara yöneldik. Okullar okuduk. Bazılarımız çalıştık çabaladık. Sonra Cemal' in yolu Hakkari' nin Yüksek ova ilçesine düştü. Öyle sanıyorum ki sürekli oradan dönünce neler yapacağını düşünürdü. Önce memleketine dönecek, kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışacak. Eğer başarırsa, gönlünde yatan güzeli bulup evlenecek, çoluk çocuğa karışacak, sonra çocukları da aynı onun geçtiği yollardan geçeceklerdi. Bazı ayrıntılar değişse de bu döngü hep aynı şekilde devam edecekti. Fakat döngüyü oluşturacak olan en önemli halka bir şekilde yerinden çıktı ve döngüyü bozdu.
Gerçi babası "Vatan sağolsun." dedi ama...

2 Kasım 2009 Pazartesi

Issız kumsal günlükleri - 1

3 kasım Salı
Bu kumsala yerleşeli 4 gün oluyor. Saçım sakalım hali hazırda uzun olduğu için sanki yıllardır buradaymışım gibi bir izlenimim var.
Buraya yerleşmeden önce, balık tutmak gibi basit ama hayatta kalmama yardım olacak beceriler edinmeyi akıl dahi edemediğimden, dört gündür bir çalının üzerinde yetişen turuncu yemişlerden yiyorum. Ağzımda sürekli kekremsi bir tat var. Ayrıca tuvalet kağıdı yerine yaprak kullanmayı akıl ettim ama yaprağın parlak tarafını değilde alt tarafını kullanmayı ancak dün akıl edebildim. parlak taraf kullanıldığında işler içinden çıkılması zor bir hal alıyor.
Ha birde dün buraya tenha yerler arayan bir çift geldi. Hemen bir bahane ile yanlarına gittim. kumsaldan bir şeyler topluyormuş gibi yaparak onlara yaklaştım. O an kendimi tanımadığı çocuklarla kaynaşabilmek için yavaş yavaş onlara yaklaşan, bu arada da onları hiç umursamıyormuş gibi yapan küçük bir çocuk gibi hissettim. Oğlan biraz çekindi ama kız merakına yenik düşüp bana doğru geldi. Biraz konuştuktan sonra kızın gönlünü fethetmiştim. Öyle sanıyorum benim yıllardır burada yaşadığımı sanıyorlardı. Onlara yazar olduğumu ve şehir hayatının monotonluğundan dolayı buraya geldiğimi söyledim. Sonra da çay içmek için kulübeme davet ettim. kız bana:
- Sizin yaşayış biçiminiz sanki sisteme bir başkaldırı niteliğinde. Yani yalnızlığı içselleştirebilmiş olmanız modern dünyaya bir eleştiri sanki. dedi.
Öyle sanıyorum ki dört gün önce bende böyle saçma sapan cümleler kuruyordum. Sanki yaptığım her hareket bir başkaldırıymışcasına yaşıyordum.
Kulübeye vardığımızda çay yapmaya başladım. Buraya gelmeden önce aldığım çaydan demleyecektim tabi ki ama hazır çay olduğu anlaşılmasın diye dışarıdan bir iki kokulu ot toplayıp içine karıştırdım. Beraberce içtik. İnsan görmeyi o kadar özlmişim ki karşımdakilerin geri zekalı olmalarına bile aldırış etmiyordum. Ulan zekasızlar akdeniz burası çayın ne işi var burada. Kız büyük bir keyifle benim etraftan topladığım çayı yudumlayıp, benim ıssız hayat hakkında anlattıklarımı dinlerken, oğlan bu kumsala geliş amaçlarını hatırlamış, sabırsızca kızın üzerine saldıracağı anı bekliyordu. Fakat umudu kırılmak üzereydi. Çünkü ben hep yakınlarda olacaktım. Zaman çok çabuk geçmiş hava kararmaya başlamıştı. İlk misafirlerimi yollamış, bin bir güçlükle ateşi yakıp başına geçmiştim. Kızın ,özlemişimdir diye bıraktığı fakat benim öyle şeylerde gözüm olmadığı için hiç oralı değilmiş gibi göründüğüm bisküvileri keyfini çıkara çıkara yedim. Azıcık ufalanmışlardı ama olsundu. Gayet iyi bir akşam yemeği yedikten sonra keyifle uyudum.

13 Haziran 2009 Cumartesi

İlk ağacın öyküsü

Buralarda neler yaşandı bir bilseniz.

Ben hep burda değildim ama, gördüğüm kadarını anlatabilirim.

Önce yavaş yavaş sıcağı hissetmeye başladım.

İçim ısınmıştı.

Sonra aniden anlayamadığım bir şey oldu.

Kabuğum çatlamıştı. Artık dışarıyı görebiliyordum.

Her tarafım toprakla çevrilmişti.

Meraklanmıştım ama, kabuğun dışına çıkamamıştım önceleri.

Korkmuştum. Sonra toprak sıcaklığıyla korkumu aldı.

"Gel" dedi.

"Korkacak bir şey yok."

Sonra yavaş yavaş filiz oldum dışarı çıktım.

Toprakta ilerledikçe sıcaklığı daha fazla hissediyordum.

Sonunda toprağın yüzeyine ulaştım. Başımı biraz uzattım ve birden onu hissettim.

Çok güzeldi. Topraktaki sıcaklığın kaynağı o olmalıydı.

ondan aldığım sıcaklık birden tüm vücuduma yayıldı.

En az toprak kadar güzeldi.

o an hayatımın sonuna kadar burada kalabilirim diye düşündüm.

Köklerimi saldım toprağa. Sıkı sıkı tuttum toprağı bir daha hiç bırakmamacasına.

Artık daha rahattım. O' nun altında yaşayacaktım hep.

Sonraları ufak pişmanlıklarım oldu ama hepsine değerdi.

Bana "büyü" diyordu resmen.

"Uza yukarılara doğru. Bana yaklaş iyice."

Artık tek hedefim buydu.

Uzayabildiğim kadar uzayacak, ona yaklaşacaktım.

Ne kadar büyürsem büyüyeyim ona yetişemiyordum bir türlü.

Ama büyümeyi bırakmadım hiç.

Her nefesimde o vardı.

Nefes alıp vermemi bile kolaylaştırıyordu.

Artık iyice büyümüştüm. Daha sonra çok garip bir şey oldu.

Dallarımdan tohumlar döküldü toprağa.

Korkmuştum. Hiç alışık olmadığım bir şeydi.

Mutsuzdum.

Resmen parçalanmıştım ufak ufak.

Sonra garip şeyler oldu.

Bir sabah uyanıp toprağa baktım.

Toprak gülümsüyordu bana.

"Bak" diyordu.

Hareketsiz bir şekilde toprağın işaret ettiği yere baktım.

Birden ufak bir kıpırtı oldu toprakta.

Sonra o yeşillerin en güzeline bürünmüş bir şekilde başını topraktan çıkardı.

Tüm mutsuzluğum bir anda yokoldu.

Yapraklarım sallanmaya başladı heyecandan.

Tüm mutsuzluğum kaybolup gitmişti.

Sonra diğerleri gösterdiler güzel yüzlerini bana.

Zaman su gibi açıp gitti.

Hepsi büyüdü. Yanlarında da kendi küçük fidelerini büyüttüler.

Sıkı sıkıya tutunduk hem toprağa, hem birbirimize.

Artık zamanın farkına varamıyordum.

Fakat bir gün toprak da dahil olmak üzere hepimizi bir ürperti sardı.

Herkes tedirgindi.

Kimse konuşmuyordu.

Sonra onları gördüm uzaklardan.

Kara bulutlar etraflarına dehşet saça saça geliyorlardı.

Kısa bir sürede tüm göğü kapladılar.

Artık onu göremiyorduk.

Hissedemiyorduk.

Soğuk kaplamıştı heryerimizi.

Kimse konuşmuyordu.

Hava iyice soğuyunca ilk kar tanesi bulutların arasından düştü.

Sonra birden yağmağa başladılar.

Önceleri toprak kendine dokunan kar tanelerini eritip derinliklerine doğru yolluyordu.

Fakat sonra bu savaşını kaybetmeye başladı.

Yavaş yavaş onunda üstünü kapladılar.

Bizim dallarımız yapraklarımız karla dolmuştu zaten.

Öyle ağırlaşmışlardı ki dallarım kırılacak zannettim.

Kar durmadan devam etti.

Biz de yavaş yavaş uykuya dalıyorduk.

Kar artık tüm çocuklarımı kaplamıştı.

Beni de içine alıyordu.

İyice kara batınca derin ama mutsuz bir uykuya daldık hepimiz.

Öyle sanıyorum ki bir tek Dağ ayaktaydı.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir gün bir hareketliliğe uyandım.

Kendime şöyle bir bakınca telaşlandım.

Dallarım, yapraklarım, kabuğum ölmüştü adeta.

Fakat ilk tohumumun toprağa düştüğü zamanki kısım hala sağlamdı.

Birden içimi bir umut kapladı.

Dağın dediğine göre bulutlar yanlarında getirdikleri son kar tanesinide toprağa yollayıp kaybolmuşlardı.

Sonra çok hafif bir ısı hissettim.

Bu O idi.

Bizim için geri gelmişti.

Yavaş yavaş tüm karı eritiyordu.

Elimizden, hayran hayran bakmaktan başka birşey gelmiyordu.

Sonra bütün kar eridi.

Toprak kendine gelmiş ondan aldığı sıcaklıkla hepimize can veriyordu.

Yeniden canlandık.

Yeniden ısındık.

Yeniden başladık büyümeye.

İşimiz çoktu.

Daha ona yetişene kadar önümüzde bir sürü yol vardı.

Uzadıkça uzadık.

Her şey rayına oturmuş tıkır tıkır işliyordu ki, İnsanlar geldiler buralara. Biz geçip gidecekler sandık ama onlar kaldılar.

Biz şaşıra şaşıra onları izledik.

Önce meyveleri topladılar.

Sonra kısa bir şüre içinde değişik aletlerle gelip.

Tüm çocuklarımı kesmeye başladılar.

Onun elinden hiçbir şey gelmiyordu.

En son bana ulaştılar.

Acıta acıta yıllardır ona ulaşmak için büyüttüğüm gövdemi kesip aldılar.

Tüm ağaçlar kesilmişti. Sadece köklerimiz ve kesilen yerin alt kısmı kalmıştı.

Artık kesecek ağaç kalmayınca yüzlerini ona çevirdiler.

O irkildi.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Bölüm 2 - Büyük Göl' ün Öyküsü

Buralarda neler yaşandı bir bilseniz.

Ben hepsini yaşadım. Çünkü hep burdaydım.

Buralara aslında ilk ben geldim. Güneş' ten kaçarken bulmuştum burayı.

Ben ondan sürekli kaçarım. Buharlaşır bulut olurum onu görünce.

Hızlı hızlı ilerlerim. Eğer çok seversen geldiğim yeri, donuverip buz ederim kendimi.

Böylece Güneş bir süre uzak durur benden.

İşte son durağım da burası oldu. Bulut olup kaçtım,

yağmur olup buralara düştüm. Öyle hızlı hızlı değil ama. Sakin, kuvvetli bir şekilde yağdım toprağa can vererek. Toprak içine girmeme izin verdi usul usul. Önce en aşağıya kadar süzüldüm.

Sonra yavaş yavaş her yeri kaplamaya başladım.

Altımda kalan toprak yavaş yavaş canlanıyordu.

Hissediyordum. Ufak ufak kıpırtılar geliyordu aşağılardan.

Tam buraları iyiden iyiye şekillendirdim derken,

Güneş, beni kıskanmış olacak ki hemen yüzünü buralara döndü.

Ben de apar topar bulut olup uzaklaştım burdan.

Fakat burası benim için çok önemliydi ve bir gün geri döneceğimi biliyordum.

Burda yaptığım hiç bir şeye dokunmadım. Çünkü bir gün geri dönecektim.

Bundan emindim.

Aradan uzun yıllar geçti.

Bir gün işittim ki Güneş benim oraları iyice güzelleştirmiş.

Her yerden ağaçlar bitmiş.

O eski püskü, çirkin dağ bile ağaçlarla kaplanmış.

Her yer yemyeşil olmuş.

Artık daha da çok dönmek istiyordum benim olan yere.

Derken bir gün bir umut ışığı doğdu benim için.

Güneşin biraz uzaklaştığı haberi geldi.

Bunu fırsat bilip ve tüm gücümü toplayıp bulut oldum tekrar.

Ama bu sefer işimi şansa bırakamazdım.

Kapkara ve kocaman bir bulut oldum.

Hızlı hızlı benim olan yere doğru yöneldim.

Tüm göğü kapladım ki Güneş içeri sızamasın.

Kar oldum yağdım toprağa.

Güneş gözükmediği için hava iyice soğumuştu.

Her yeri kapladım. Güneşin yaptığı her şey altımda kalmıştı.

Bazı ağaçlar dayanamadılar soğuğa.

Ama ben olsun dedim, bir şey olmaz.

Ama oldu. Buradaki hiç kimse memnun değildi benden.

Dağ bile, sanki canlıymış gibi rahatsızlığını belirtiyordu.

Buradaki herkese mutsuzluk getirmiştim.

Pişmanlık duyuyordum. Fakat hava o kadar soğuktu ki

kendimi durduramıyordum.

Sürekli yağıyordum toprağın üzerine.

İstemeden de olsa buralara üzüntü getirmiştim.

Kimse benden memnun değildi.

Fakat sonra bir şey oldu.

Benim için değil ama buralar için bir umut.

Ben toprağa yağdıkça bulutlarım inceliyor, Güneş hafif hafif gücünü gösteriyordu.

Sonunda son damlamda kar olup düşünce toprağa. Güneşin yardımıyla yavaş yavaş erimeye başladım.

Önce tekrar suya dönüştüm.

Güneş çok güçlüydü. Ve beni biran önce göndermek için durmadan çabalıyordu.

Ben de hummalı bir çalışmaya giriştim.

Buralardan tam olarak gitmeden, kaybettirdiklerimi geri kazandırmayı istiyordum.

Sonunda tamamen buluta dönüştüm ama küçük bir parçamı burada bıraktım. Ufak bir nehir.

Arada sırada biraz bulut olup ağaçların üzerine yağıyordum.

Çok da hoşlarına gidiyordu.

Sonunda buralar iyice güzelleşmiş, ben kendimi iyice affettirmiştim.

Bu arada güneş her gün ben en büyüğüm diye bağırıyordu.

Aslında her şeyi beraber yapmıştık. Bir türlü kabullenmiyordu.

Daha sonra bir şey oldu.

İnsanlar geldiler buralara.

Biz geçip gidecekler sandık ama onlar kaldılar.,

Ben artık eskisi gibi değildim.

Beni bile değiştirdiler.

Hayatı uzaklaştırdılar buradan.

Öyle bir şey yaptılar ki Güneş’ in etkisi artmıştı.

Artık hayat vermek yerine hayatı zorlaştırıyordu.

Sonunda bende kurudum. Eski dağın içinde çok küçük bir parçam kaldı sadece.

Artık Güneş "en güçlü benim" demeyi bırakmıştı.

Beraber yaptığımız her şeyi bir çırpıda yok ediyorlardı çünkü.

En son, buralarda hiçbir şey kalmayınca yüzlerini güneşe çevirdiler.

Güneş irkildi.

30 Nisan 2009 Perşembe

Küçük kuş

Uzun zaman önce küçük bir kuş, daha önce hiç görmediği ve başkası tarafından da hiç görülmemiş olan bir yere kondu. Sessizce etrafına bakındı. Bu küçük kuşun, konduğu yerin, yıllar sonra insanlar tarafından bulunup, etrafında  bir şehir kurulacağından, ve tam durduğu yerde bir apartman yükseleceğinden, apartman yükseldikten yıllar sonra o apartmanın birinci katına taşınan insanlardan, ve o insanlardan birinin, bir yıl oturup tam taşınmak üzereyken o küçük kuş hakkında kısa bir yazı yazacağından ve hakkında yazılan bu yazıyı farklı farklı kuşların kondukları  ve konulan yerlerde, o  kuşların konmalarından yıllar sonra kurulan farklı farklı şehirlerde, ve yine tam da o kuşların konduğu yerlere dikilen apartmanlarda oturan insanlar tarafından okunacağından, belki de kendi oturdukları apartman kurulmadan çok uzun zamanlar önce tam da apartmanlarının olduğu yere konmuş olan kuşları düşünebileceklerinden hiç haberi yoktu. Küçük kuş biraz daha etrafa bakındıktan sonra uçtu, gitti. 

Bir dağın öyküsü

Buralarda neler yaşandı bir bilseniz.

Ben hepsini gördüm. Çünkü hep burdaydım.

İlk önce yağmurlar geldi. Hiç durmadan yağdılar üzerimize.

Günlerce, aylarca, yıllarca.

Gökten düşen her damla aynı hızla toprağı işleyerek aşağıya doğru süzüldü.

Su yavaş yavaş kapladı her yeri.

Her yer su oldu.

Bu Büyük Göl idi.

Büyük Göl buralara hayat verdi. Masmaviydi.

Büyük Göl’ün kapladığı heryer sakin sakin canlanıyordu.

Uzun yıllar böyle geçti.

Büyük Göl tam buraları iyice şekillendirmişti ki Güneş, Büyük Göl' ün hükümranlığına son vermek istercesine gösterdi gücünü.

Büyük Göl güçlüydü, sabırla şekillendiriyordu buraları ama Güneş' e karşı duramadı.

Güneş tüm gücünü gösterdi. Büyük Göl’ ü yavaş yavaş çok uzak topraklara taşıdı.

Büyük Göl yavaş yavaş yeni topraklara doğru gönderilirken cömertliğini bir daha gösterdi ve buralara getirdiği hayatı geri almadı.

Ve Güneş, Büyük Gölü çok uzaklara taşıyan Yüce Güneş, onun bıraktıklarını daha da güzelleştirdi.

Güneşin ısıttığı toprak daha çabuk canlandı.

Ağaçlar çıktı ilkin.

Yavaş yavaş büyüdüler. Her büyüyen ağaç, çocuklarını da getirdi buralara.

Burdaki tüm ağaçlar akrabadır. Her ağaç annesinin yanından doğar ve hiç ayrılmaz ordan. Köklerini sıkı sıkı bağlarlar birbirlerine.

Yavaş yavaş örttüler toprağın üstünü. Sıkı sıkı sarıldılar toprağa.

Bu arada Büyük Göl tamamen gitmemişti hani. Küçük bir nehir olur dolana dolana akıyordu artık. Ağaçlar iyice kapladı buraları.

Derken birgün kara bulutlar gözüktüler uzaktan. Güneş’ in hükümranlığını kıskanmış olacaklarki gelip tüm göğü kapladılar.

Hava birden soğudu.

Soğuğu adeta içimizde hissediyorduk. Herkes tedirgindi. Göğü kaplayan bulutlar beyaz karı getirdiler. Hemen tanıdım. Büyük Göl’ dü bu.

Bulutlarla bir olup geri dönmüştü.

Ben iyiydim ama bazı ağaçlar dayanamadılar soğuğa. Bazıları güçlüydü. Kökleriyle sağlamca tutunuyorlardı yere.

Onlarla beraber dayandık.

Büyük Göl şeklini değiştirmişti ama halinden memnundu. Heryeri karla kaplamıştı bu sefer. Maviden beyaza dönmüştü.

Yine buralara Büyük Göl hükmediyordu artık.

Aradan uzun yıllar geçti.

Büyük Göl halen kar kar halinde oturuyordu toprağın üzerindeki tahtında.

Eski haline dönmeye uğraşıyordu ama yapamıyordu. Aksine yeni gelen bulutlarla beraber daha da çok yapışıyordu toprağa.

Uzun zaman toprağa yağdı.

Bulutlardaki son damla su da kara dönüşüp toprağa düştüğü vakit Güneş tekrar gösterdi yüzünü.

Eskisinden daha güçlüydü.

Uzun süre beklemiş, beklediğine de değmişti. Kararlı bir şekilde uğraştı. Gündüzleri çalışıyor geceleri dinleniyordu.

Uzun uğraşlar sonucunda Büyük Gölü tekrar gönderdi buralardan.

Sıcaklığı içimizde hissettik tekrar. Ağaçlar sanki hiçbir şey olmamış gibi çıktılar yine yok oldukları yerlerden.

Yine kapladılar dört bir yanı. Toprağa daha sıkı tutundular bu sefer.

Yeni gelen hayat hayvanları da getirdi bu sefer.

Her şey yoluna girmişti.

Büyük Göl yine küçük bir nehir halini almış söylene söylene akıyordu.

Güneş hergün "En güçlü benim" diye bağırıyordu adeta.

Önceden Büyük Göl olan Küçük Nehir, kıskana kıskana bakıyordu ona.

Güneş bazen Küçük Nehir’ den küçük bir parça alıp ağaçların üzerine yağmur yağdırıyordu.

Küçük Nehir kızsada bir şey diyemiyordu.

Daha sonra bir şey oldu.

İnsanlar geldiler buralara. Biz geçip gidecekler sandık ama onlar kaldılar. Önce hayvanları ve ağaçları bitirdiler.

Hayatı uzaklaştırdılar buralardan. Artık Güneş "en güçlü benim" demeyi bırakmıştı.

Yaptığı her şeyi bir çırpıda yok ediyorlardı çünkü.

En son buralarda hiçbir şey kalmayınca yüzlerini Güneş’ e çevirdiler.

Güneş irkildi.